HDK

Haziran 2018 genel seçim sonuçlarıyla birlikte uygulanmaya başlanan “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”, demokrasinin temel özelliklerinden birisi olan kuvvetler ayrılığı prensibini de ortadan kaldırdı. Yeni sistemde, yasama organı olarak TBMM işlevini yitirdi. Yürütme adına cumhurbaşkanının tek başına hemen her şeye karar verebildiği, çıkardığı kararnamelerle ülkeyi yönetebildiği başka bir rejimi ortaya çıkardı. O tarihten günümüze kadar toplumsal eşitsizlikler daha da derinleşti, yoksulluk daha da yaygınlaştı, özgürlükler daha da kısıtlandı, yargı daha da siyasallaştı. Bir dönemler farklı sesler engellenip tek sese müsaade edilirken, şimdilerde hükümetin her uygulamasına toplumun bütününden “destek” bekleniyor. Ülkenin bekası ile toplumun tümü adına ve yararına her şeyi yalnızca bir kişi düşünebiliyor. Ve bunun da doğru, hakikat kabul edilmesi isteniyor.
Yanı sıra, yasama yılının açılışında iktidarın küçük ortağı tarafından açık hale getirilen Kürt meselesinde “silahların susmasına yönelik” yeni bir aşama gündeme geldi. Toplumun çok büyük bir bölümü farklı gerekçelerle de olsa “barış” sağlanabileceğinden umutlu. Böylesi bir dönemde DEM Parti ve CHP’li belediyelere kayyım atanmaya devam ediyor. Yıllar öncesine ait dosyaların kapakları tek tek açılıp, yürütme kararlarının toplumsal meşruiyetinin sağlanmasının son aracı haline gelmiş yargının eliyle gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Bunlardan birisi üzerinden 10 yıldan daha uzun bir zaman geçmiş olan “Gezi İsyanı” dosyasıdır. Bir diğeri de geçtiğimiz hafta kamuoyunda “HDK (Halkların Demokratik Kongresi) dosyası” olarak adlandırılan gözaltılar kararıyla görünür oldu. Bu dosyanın kapağının açılmasının diğerlerinden farklı nedenleri de var. Bu nedenleri tartışmaya geçmeden önce, 14 yıl önce kurulan HDK üzerinde durmak isterim*.
HDK’yi doğuran süreç
Türkiye’de çok uzun zamandır yaşanmakta olan iki temel mesele ve bu meseleleri aynı zamanda birbiriyle de ilişkilendirip halklardan, emekten ve doğadan yana çözüm arayanlardan ve yaptıklarından da bahsetmek gerekir. Sorunlardan ilki, yaşamak için çalışmak zorunda olanların, başta da işçi ve emekçilerin “ekmek” meselesidir. İkincisi ise, “Kürt meselesi”dir. İktidarlar, uzun yıllardır ilki için sömürü oranının artırılmasına doğrudan ve/veya dolaylı katkı sunarak daha da büyümesine neden olmaktadır. İkincisi için de uluslararası hukukta “ülke içi çatışma’’ olarak adlandırılan bir mesele olmasına karşın, siyasal çözümlemeden uzaklaşarak “terör sorunu’’ veya “düşük yoğunluklu savaş’’ olarak tanımlamakta ve “silahla çözümü” tercih etmektedir.
2007 genel seçimleri gündeme geldiğinde, hem emeğin hem de Kürt meselesinin siyasi çözümünden yana olan siyasi parti ve yapılar bir araya gelip “Emek ve Barış Bloku’’nu kurdu ve seçimlere “Bin Umut Adayları” olarak bağımsız adaylarla katıldı. Dönemin hükümetinin her türlü engelleme girişimine karşın, seçimlerden başarı ile çıkıldı ve 24 milletvekiliyle TBMM’de grup kurulabildi. Her iki sorunun çözümü için bir yandan iktidar zorlanırken öte yandan kamuoyunun çok farklı kesimlerinin konuyla ilgili olarak “gerçek” bilgiyle, hakikatle aydınlatabilmesinin olanağı yaratıldı.
Söz konusu, başarılı sayılabilecek süreç 2011 genel seçimlerinde çok daha fazla siyasi parti ve yapının yanı sıra aydın, yazar, bilim insanı, sanatçı, edebiyatçı vb. katılımı ve desteği ile “Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku”nun kurulmasını getirdi. Seçimlere yine bağımsız adaylarla girilmesine karşın çok daha büyük bir başarı ile çıkılabildi. Blok, geçerli oyların yaklaşık yüzde 5,65’ini aldı ve birisi sonradan geri alınsa da 36 milletvekilliği kazanıldı.
HDK’nin kuruluşu
2011 seçimlerinde elde edilen başarı aynı zamanda “Kürt meselesinin siyasi çözümü”, emek, demokrasi ile kişisel ve toplumsal hak ve özgürlükler mücadelesinde aktifleşen, çözüm talep eden bir seçmen kitlesinin, toplumsal muhalefetin de beraberinde var olduğunu ve geliştiğini gösteriyordu.
Söz konusu bu saptamalardan hareketle, bir kısmı daha önceki bloklarda da yer almış kırktan fazla siyasi parti, siyasi oluşum, dernek, sivil toplum örgütü, inanç grupları vb. ile birey olarak katılım gösteren akademisyen, yazar, sanatçı, edebiyatçı ve demokratik kitle örgütü yöneticileri, Dernekler Kanunu’nun 25. maddesine dayanarak, bir platform olarak HDK’yi, Ekim 2011’de kurdular.
Mevzuattaki yeriyle bir platform olan HDK’ye katılan her bir yapının özgün tüzel kişiliği de yine aynı mevzuat kapsamında devam etmektedir. Yine bu bağlamda, HDK’nin herhangi bir yapı ve/veya kuruluş ile hiyerarşik herhangi bir ilişkisi bulunmadığını belirtmek gerekir.
HDK nedir?
Halkların Demokratik Kongresi, kuruluş tüzüğünün 2. maddesinde de tanımlandığı gibi; “dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle birlikte mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği ortak bir dayanışma ve mücadele zeminidir”.
HDK, halklardan, ezilenlerden, yok sayılanlardan, doğadan, emekten, özgürlükten, eşitlikten, barıştan ve adaletten yana olanların demokratik bir toplum ve insanca bir yaşam için ortak yürütülecek mücadelenin örgütlenmesini sağlayacak, bunun araçlarını geliştirecek bir platformdur.
HDK ne(ler) yaptı-yapar-yapacak?
HDK, bugüne kadar birbirine yabancılaştırılan, hatta düşmanlaştırılan etnik kimliklerin, inanç gruplarının birbirlerini tanıma ve anlayabilmelerinin, akabinde de birlikte mücadele edebilmelerinin zemini olmuştur. Birçok etkinlikte şehit anneleri ile barış annelerinin bir araya gelip “analar ağlamasın, Kürt meselesi barış içinde siyasal olarak çözülsün” önerisini kamuoyuna açıklamaları buna örnek olarak gösterilebilir. Diğer örnekler olarak, birbirinden farklı iş kollarındaki işçi ve emekçilerin bir araya gelip, ortak emek mücadelesi geliştirmelerinden ve ülkeyi çepeçevre saran ekolojik mücadelelerden bahsetmemiz gerekir.
Ülke içi çatışmaların, düşük yoğunluklu savaşların “barış” la sonlandırılabilmesinin bilinen dört aşaması söz konusudur. Bunlardan ilki ateşkes, ikincisi müzakere, üçüncüsü de antlaşmadır. Ancak antlaşmadan sonra yıllardır birbirine düşman olarak gösterilmiş, çatıştırılmış, karşılıklı ölümler, sakatlıklar, derin acılar yaşatılmış halkların yeniden “kapı komşusu’’ olabilmesi için dördüncü aşama da “normalleşme”dir. Halihazırda Türkiye’de bunu sağlayabilecek özellikteki yegâne sivil yapı HDK’dir. HDK, halklar arasında harç vasfı olan, Türkiye halklarının ortak geleceğinin kurulmasını sağlayabilecek, özü itibarıyla geleceğimizin, geleceğin de zeminidir.
Özetle, HDK, herkesin kendi kültürü, inancı, kimliği, anadili ve düşüncesiyle özgür ve eşit yaşadığı; farklılıkları nedeniyle baskı ve ayrımcılığa uğramadığı, yeterli ve dengeli beslenme, sağlık, eğitim, barınma vb. pozitif yurttaşlık haklarının asgari düzeyde de olsa herkese kamu tarafından sağlandığı, demokratik bir Türkiye’nin yaratılabilmesi için vardır ve var olmalıdır.
Neden HDK operasyonu?
Ülke genelinde iktidar tarafından bir süredir daha da yoğunlaştırılan baskı ve gözdağı ortamının PKK lideri Abdullah Öcalan tarafından yapılması beklenen açıklamanın arifesinde olması dikkat çekiyor. Böyle bir açıklama sonrasında Türkiye halkları için “barışın”, başka bir ifadeyle “eşitlikçi ve özgürlükçü toplumsal yaşantının” yaratılabilmesi için birlikte toplumsal mücadelenin sağlanması ve büyütülmesi gerekiyor. Bununla birlikte, “normalleşme” döneminin başında, toplumsal mücadelenin bütün renkleri ve çoğulculuğuyla yeniden kurulması, eksikliklerinin tahkim edilmesi ve önceki hatalarından arındırılması öncelik taşıyor. Böyle bir mücadelenin; bu topraklarda “birlikte ve yeni yaşamı” inşa edebilmesi, halkların eşit ve özgür yaşamı için umudu ve dayanışmayı kendine, hepimize, herkese bulaştırarak ilerlemesine, bunun için de HDK’ye, HDK değerlerine ve düşüncesine gereksinimi var.
Kanımca, geçen haftaki operasyon, tam da bu nedenle, 2011 yılından bugüne kadar böylesi bir fikriyatın yaygınlaştırılıp, günlük hayata geçirilebilmesi için kendilerini sorumlu tutanların, emek verenlerin, yakın gelecekte de böyle bir çabayı göstermelerini engelleyebilmek amacına yöneliktir. Oysa ki özgürlük, eşitlik, barış ve birlikte yaşam birer sevdadır. Yaşamaya devam ettikçe de bu sevdalar “baştan gitmez”.
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu'nun bianet'te yayımlanan tüm yazılarını görmek için tıklayın.
(Oİ/VC)