Pınar İlkiz: Bazen çıkış yolu yoktur, dağınık kalmaya izin vermeliyiz

"Kadınlar tahmin edilenden çok daha büyük bir sıkışmışlık yaşıyor."
"Mizah bir kaçış değil, hayatta kalma çabası."
Gazeteci ve yazar Pınar İlkiz’in yeni kitabı "Soğan Doğradığın Çıplak Eller" ile Haziran 2024’te ikinci baskısını geride bıraktı.
Sade ve anlaşılır diliyle dikkat çeken eser, kadınların gündelik hayatlarındaki sıkışmışlıklarını, ilişkilerini ve yaşadıkları görünmez mücadeleleri konu alıyor.
İlkiz, kitabına dair, "Soğan doğradığımız çıplak ellerle gözümüzü ovuşturduğumuz anlar hep var" diyerek, hayatın içinde yer alan istemsiz seçimleri ve bu seçimlerle nasıl başa çıkmaya çalıştığımızı vurguluyor. Kitapta mizah ve hüzün iç içe geçerken, karakterler hayata tutunmanın farklı yollarını arıyor.
Yazarla kitabının ortaya çıkış sürecini, ilham kaynaklarını ve karakterlerini konuştuk. "Gözlemlemek bazen bir hikâye yaratmak, bazen de sadece bir zihin jimnastiği yapmak" diyen İlkiz, hikâyelerinde günlük hayattaki küçük ama etkili anlara dikkat çekiyor.
"Hata dediğimiz yolları anlatıyor"
Kitabın ismi oldukça dikkat çekici. "Soğan Doğradığın Çıplak Eller" ismini seçerken neyi anlatmak istediniz? İsmin özel bir hikâyesi var mı?
Öncelikle şunu söyleyeyim, kitapta kimse soğan doğramıyor. Durumu şöyle anlatabilirim; soğanı doğramaya ihtiyacımız var çünkü yemeğin içine koyacağız.
Ama gözlerimiz yanıyor, gözlerimizi ovuşturmaya ihtiyacımız var. İçgüdüsel bir şekilde ellerimiz gözlerimize gidiyor ve gözümüz daha da yanmaya başlıyor. Orada işte çok küçük ve tatlı bir delirme anı yatıyor. Kişi soğana mı sövmeli, kendine mi sövmeli bile bile bunu yaptığı için, yemeğe sövüp tencereyi duvara mı çalmalı yoksa bir anda haline gülmeye mi başlamalı...
Dolayısıyla kitabın ismi benim için hayatımız boyunca istemsizce yaptığımız ve genelde "hata" olarak adledilebilen, seçtiğimiz o yolları anlatıyor. Ve kitaptaki öyküler de bu "hata"ların içinden nasıl çıkmaya çalıştığımıza, bazen çıkabildiğimize bazen de dağınık kalması için bırakmamıza dair.
Kitap için Tufan Şimşekcan, Kaan Cansever ve Nurcihan Temur bir tanıtım filmi hazırlamıştı, sanırım kitabın genel havasını daha iyi yansıtan bir iş olamazdı.
"Gitmek herkes için mümkün mü?"
Kitapta birçok farklı karakter ve hayat hikâyesi var. Bu karakterler nasıl ortaya çıktı? Kendi hayatınızdan ya da çevrenizden ilham aldığınız hikâyeler var mı?
Kendi hayatımdan ilham aldığım birçok karakter var. Ne de olsa benim ben olmamda bu insanların farkında olarak ya da olmayarak büyük payı var, iyisiyle, kötüsüyle. Bir o kadar da gözlemlediğim karakter var diyebilirim. Bu bazen okuduğum bir haberin öznesi olabiliyor, bazen toplu taşımada giderken kulak misafiri olduğum konuşmalar sayesinde şekillenebiliyor.
İş yerinde pasta kesilmesi için kişi başı 50 TL toplanmasına isyan eden bir kadın arkadaşına anlatıyor da anlatıyor mesela hemen yanı başımda, istemsizce düşünmeye başlıyorum, orası nasıl bir iş yeri, kaç kişiler, pasta neli, hangi sektörde çalışıyor, eve gidince bunu aynı sinirle anlatabileceği biri var mı, varsa o ne derdi gibi gibi. Tabii bu düşüncelerin hepsi kağıda dökülmüyor, bazıları şekil değiştirip başka bir şey oluyor, bazıları hiç gün yüzü görmüyor ama bana zihin jimnastiği oluyor.
Bazen de bir duygu yakalıyor beni, bu duygunun içinden nasıl bir karakter geçerdi, buraya gelene kadar neler yaşardı ya da bunun içinden çıkmak için neler yapardı sorusu ile başlıyor bazı öykülerin yazım süreci.
Fakat yazdığım öyküler çok ama çok nadiren yakın çevremde gerçekten yaşanmıştır. Mesela çok eski bir arkadaşım "Acaba arkadaşımın günlüğünü mü okuyorum hissi"ni yaşadığını söylemişti ama çevremde yaşananları yazmak ya da doğrudan yaşadığım bir hikayeyi yazmak bana çok zor gelirdi muhtemelen.
Fakat şunu yapıyorum, bir hikayenin ağzını, diğer hikayenin burnunu, öbürünün kulağını alıp yeni bir suret yaratıp onun hikayesini anlatıyorum. Böylece bu yaşananlar da hükümsüz kalıyor benim gözümde, öykülerimin basıldığı andan itibaren ""öykülerimi kaybettim hükümsüzdür" damgasını taşıması gibi. Okuyanın zihninde başka başka şekillerde yeniden biçimleniyorlar.
"Okur mesafe hissetmesin istedim"
Hikâyelerinizde kadınların gündelik hayatlarına, ilişkilerine ve sıkışmışlıklarına sıkça rastlıyoruz. Kadın anlatıları sizin için neden önemli?
Çünkü kadınların tahmin edilenin ve görünenin ötesinde sıkışmışlık yaşadığını düşünüyorum. Evliliğinde mutsuz olan bir kadına arkadaşının ilk sorusu (bunu dile getirse de getirmese de) "Seni dövüyor mu?" oluyorsa, birilerinin çıkıp "Konumuz bu mu?" diye sorması gerekiyor bence.
Ne mutlu ki son dönem öykü ve roman yazarı bir sürü kadın bunu usul usul soruyor. İlişkisinde duyulmayan ya da dinlenmeyen bir kadına bu toplum nasıl çıkış yolları sunuyor ya da sunuyor mu? Gitmek herkes için mümkün mü? Elle tutulur ya sa üstüne buz torbası konması gereken bir yara bere olmadan ilişkileri arkamızda bırakırsak peşimizden kim gelir?
Bu hisleri kendime en yakın yerden, kadınların bakış açısı ile anlatabileceğim için bu öyküler oluştu. Kitapta sadece kadın bakış açısı ile anlatılmış öyküler yok ama ağırlık o yönde.
"Şakaya vuruyoruz, deliliğe vuruyoruz"

Kitabınızda karşılıklı bir sohbet havası var. Okuyucuya doğrudan seslenmek sizin için bilinçli bir tercih miydi? Bu üslubu nasıl geliştirdiniz?
Bilinçli bir tercihti, karakterlerim önce benimle konuşsun sonra da okuyucu ile konuşsun istedim. Bir şeyleri anlatırken mesafelenemediğimi fark ettiğim için de bu üslup oluştu aslında. Öykülerin herhangi bir parçası herhangi bir yerden okuyucunun içinden bir yeri sıkıca kavrasın istedim hep, bir yansıma bulsun.
Okur da benimle arasında bir mesafe hissetmesin diye o mutfakta birlikte oturalım, o fasulyeleri birlikte ayıklayalım ya da misafire çayı birlikte götürelim istedim.
Hikâyelerde hüzün ve mizah iç içe geçiyor. Bu dengeyi kurmak sizin için zor oldu mu? Bir hikâyeyi yazarken hangi duygu öne çıkarsa, yazım süreciniz nasıl şekilleniyor?
Ne yaparsam yapayım mizah bir yerde çıkıp geliyor ve öykünün bir yerine oturuyor. Acı bir gülümseme de olsa, bir kahkaha da olsa gelip yerini buluyor.
Kitabın adının hikayesini anlatırken de bahsettiğim gibi hayat bir sürü küçük delirme anından oluşuyor hepimiz için. Hal böyle olunca da o bizi sıkışıtran, yakamıza yapışan her neyse üstesinden atlamak için delirmiyoruz, şakaya vuruyoruz, deliliğe vuruyoruz.
Birisi iş yerinde ofis arkadaşlarına "Hadi yine iyisiniz, bugün hiçbirinizi boğmadım" dediğinde gülüyoruz artık. Bunun bir suç olup olmamasından bağımsız, boğabileceğini biliyoruz. Nereden biliyoruz, haberlerden biliyoruz...
Sosyal medyadan biliyoruz. Bütün bunlara rağmen ve bütün bunları bilerek hayatta kalmaya çalışırken de o korkuyu, o bastırılmışlığı ve hüznü alıp mizahla seyreltmeye çalışıyoruz.
En azından benim çabam bu yönde. Çünkü yüzümü ne kadar o tarafa dönersem döneyim konu yine de ağırlığından bir şey kaybetmiyor, üç ton ile bakışıyoruz.
Karakterlerinizin çoğu toplumun içinde ama bir şekilde ona ayak uyduramayan, ezberleri bozan kişiler. Sizce bu karakterleri en çok hangi duygular birleştiriyor?
Hayatta kalma çabaları. Hiçbiri ölmek istemiyor, hiçbiri ölümü ciddi ciddi düşünmüyor. Bir şekilde hayata tutunmak istiyorlar.
Bazısı mücadele ediyor, elleriyle yaşatmak istiyor, bazısı o an bir şey yapamayacağını anladığında sadece burnu suyun üzerinde kalacak şekilde bırakıyor kendisini. Ama vazgeçmiyor, bekliyor sadece. Bu çabaları yüzünden bir şeyler, her şeye inat devam ediyor hayatlarında. Kendilerine zararları oluyor bazen, hatta bazen çevrelerine ama suyun durulmasını bekleme sabırları var. Yeniden harekete geçebilmek için.
"Yazmak benim için kendi gerçekliğinden kaçmak"
Öykülerinizde günlük hayattan küçük ama çok tanıdık detaylara yer veriyorsunuz. Hikâyelerinizi yazarken gözlemlerinizden mi yola çıkıyorsunuz? Bu küçük detayları yakalamak için özel bir yönteminiz var mı?
Fazlasıyla dikkat kesiliyorum. En alakasız ana bile dikkat kesiliyorum. Birinin hayır derken kullandığı mimiklerden, herhangi bir makinenin işleyişindeki aksaklığa kadar.
Bir yandan da madem ki okuyucu ile o mutfakta oturmak istiyorum, o kim olduğunu asla bilmediğimiz "herkes"in hayatında da olabilecek şeylerin gerçekleştiği yerde buluşmak istiyorum o insanlarla. Mesela keskin bıçakları bulaşık makinesine inatla keskin tarafı yukarı gelecek şekilde yerleştiren partnerlerinden ikrah gelmiş insanlarla...
Bazı yazarlar yazma sürecini terapi gibi görür. Sizin için yazmak ne ifade ediyor? Kendi duygularınızı ya da yaşanmışlıklarınızı hikâyelerinizde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Sağaltıcı bir yanı var kesinlikle. Edebiyat nasıl ki bana başka dünyaların kapısını açıyorsa benim için de yazmak kafamı boşaltma, başka insanları, başka yaşanmışlıkları, başka duyguları tecrübe etme fırsatı. Bir taraftan bakınca kendi gerçekliğimden kaçmamak aslında.
"Bu dünyanın daha iyisini / eğlencelisini / yaşanabilir olanını yaparım" iddiası da diyebiliriz. Duygularımı işime karıştırmıyorum diyemem ama yaşanmışlıklarımı karıştırmıyorum açıkçası. Tek taraflı olmadığı sürece, yaşananların doğrudan öyküleşmesi için bence iki tarafın da rızası olmalı.
Okuyucularınızdan gelen geri dönüşler sizi nasıl etkiliyor? Kitap yayımlandıktan sonra sizi en çok şaşırtan ya da mutlu eden yorum ne oldu?
Çok güzel yorumlar geldi ve bu çok mutlu ediyor. Fakat hiç tanımadığım birinden gelen ilk yorum bende inanılmaz bir etki bıraktı, derdimi bu kadar geçirebilmiş olmaktan ötürü çok sevinmiştim.
Elif hanımın da kulakları çınlasın: "Çok uzunca süre mutsuz bir ilişkide bir fanus içinde sıkışmış gibi göğüs kafesimi daraltan bir hisle yaşamış bir kadın olarak okuduğum her sayfada kendimi bulduğum, sanki kafa sesimin konuştuğu bir kitap."
Son olarak, bu kitabı okuyan biri en çok hangi duygularla kitabı kapatsın isterdiniz? "Soğan Doğradığın Çıplak Eller" okuyucunun dünyasında nasıl bir iz bırakmalı?
Çıkış yolu hep var, onu bulmak bizim elimizde. Kırılıp dökülebiliriz, kırıp dökebilir ve hatta bir şeyleri saçabiliriz ama günün sonunda bizden bir tane var ve onun da en iyi haline ihtiyacımız var.
Kitaptan bir bölüm okumak isterseniz, burada.
(EMK)
İstanbul Barosu Yönetim Kurulu'ndan Koçak: 23 Şubat’ta aldığımız güçle 4 Mart’a hazırlanıyoruz

Prof. Dr. Tahsin Yeşildere: Ekrem İmamoğlu’nun yatay geçişi yasal

KADINLARIN GÜNDEMİ
En az üç çocuk, en fazla sıfır kreş

Anadilinden koparılmaya direnen bir ses: Ayşenur Kolivar

21 ŞUBAT DÜNYA ANADİLİ GÜNÜ
Çiğdem Kılıçgün - Uçar: Anadilim, devletin yarım bıraktığı kimliğim
